Genel

Beyaz Evin Kızı, Başka Yerde Mi Hayat Buluyor?

Bu aralar içimizde bir heyecan, bir kıpırtı var, Beyaz Evin Kızı’na can vermek gibi… Aklımızda sorular, acaba başka bir hayat mümkün mü?… Evet mümkün olduğuna inanıyor, hatta çevremizden görüyoruz ve hatta çok daha güzel bir hayat var ve sanırım biz o hayatın peşine düşmek istiyoruz.

Ben doğma büyüme Bodrumlu’yum, 18 yaşında Bursa’ya üniversiteye gidene kadar oralardaydım yani. Bursa’dan sonra bir heves gelinerek 6 yıl yaşanan İstanbul. Ancak sanırım İstanbul bana yetti. Buradan alacağımı aldım, şimdi eşimle başka bir hayatın hayalini kuruyoruz.

Hayal ne mi? Memlekete dönmek! Bodrum’da yaşamak, Bodrum’da bir kahvaltı mekanı açmak. Yapabileceğimize ilk kez bu kadar inandık ve her ikimiz de ailelerle konuştuk. Benim ailem zaten Bodrum’da ve onlar hevesli, eşimin ailesi ise İstanbul’da ömürleri geçmiş bir çift olarak herkesten daha hevesli.

papatya

Peki İsmi Ne Olsun?

Akşamları işten gelip de evde buluşunca, ikimizin de yüzünde sersem bir gülüş, ikimizin de kafasında mekanı nasıl yaparız planları. İsmi ne olsa? Beyaz Evin Kızı? Kumkuat? Bir köpek sahiplenelim gider gitmez, onun ismi hazır mesela: Gazoz. Peki, mekanda kaç adet masa olmalı? Çocuklar için oyun alanı kesin yapalım, yumurtalı ekmek kahvaltıda olmazsa olmaz, seçtiğimiz müzikler için şimdiden bir Spotify oluşturalım, acaba şu son 3 ay ben bir pasta börek kursuna mı gitsem? Ah ya tanıtım çalışmalarına ne zaman başlamalı? İsmini bulsak da hemen bir instagram hesabı alsak aslında…

Anneme söyledim, bizim bahçedeki -fotoğrafta da gördüğünüz- taş evin köşesine bir begonvil dikecek, babam da domatesleri yetiştireceğimiz tarlanın hazırlıklarına başlayacak. Şaka yollu konuştuk ama bunlar bizim için ne umut, ne tatlı bir enerji bilemezsiniz…

Bugün hissettiklerimiz ve heyecanlarımız bunlar. Şu an ikimiz de iş yerindeyiz, ben yağmurlu havada içeriye tıkılmış dışarıdan ne yemek söylesem diye düşünüyorum, Yiğit ise kimbilir kaçıncı toplantısında, kaç telefon görüşmesi yaptı o takım elbise ile.. : )

Bedenler burada ama kafalar değil.

Genel

29. Bodrum Cup Coşkusu ve Keyifle Geçen 3 Gün

Denizi, eğlenmeyi, dinlenmeyi ve bir tatile birçok tat katmayı seven kişiler için Bodrum eşi bulunmaz bir tatil yeri. Dinlenmek isteyenler için Bitez, Yalıkavak, eğlence için Bodrum merkez; bir de yelken yarışlarını izlemek ve Ekim’de Bodrum’un tadını çıkarmak için Bodrum Cup!

Bodrum Cup, bu kez 29. kez düzenlendi, bense ilk kez katıldım. Evet bir Bodrumlu olarak bu etkinliği ancak tanıma fırsatına eriştim. Ve i-na-nıl-maz keyif aldım. Bodrum Cup, yelkenli teknelerin yarışı olmakla birlikte aslında karada ya da denizde olan herkes için cümbüş havasının estiği bir etkinlik.

Yelken bilenler için ayrı bir keyif olabilir ancak bilmeyenler için de akşam etkinlikleri, kiralanan teknelerle yelken yarışlarını izlemek de bir o kadar eğlenceli. Ben iş dolayısıyla sadece ilk 3 gün oradaydım. Açılış Bodrum Mandalin Bar’da Duygu Soylu’nun konseri eşliğinde gerçekleşti. Mekan zaten güzel, Duygu Soylu’nun da sesi güzel, e mekan da Bodrum olunca tadına doyulmadı.

Çalıştığım şirketin (Neredekal.com) sponsorları arasında bulunması sebebiyle de komite teknelerinden de bir kamara bize verildi. Buradan canım şirketime selamlar. Aşağıdaki de bize Bodrum Cup etkinliği boyunca ev sahipliği yapan Eylül Deniz isimli teknemiz. : )

20171017_104116

Bu sayede hem sponsorlar olarak güzel ağırlandık, hem de yelkenlilerin tadına doyum olmaz seyrini deniz üzerinden izledik. Bence çok güzel fotoğraflar çektim ama zaten çekmesem olmazdı, kamerayı düzgün tuttuğun sürece kötü fotoğraf çekmene imkan yok zaten

Bir de unutmadan ekleyelim ki bu yelkenciler çok güzel insanlar, aslında belki de denizi seven insanlar güzeldir ya da ben onlarla daha çok anlaşabiliyorumdur, nedenini bilemeyeceğim ama Bodrum Cup sayesinde birbirinden güzel birçok kişiyle tanıştım, sadece 2 gün bulunabildiğim Bodrum Cup’ta güzel dostluklar edindim.

Bir dahaki sene Bodrum Cup’ta olmak için de planlarımı yapmaya şimdiden başladım. Kimbilir, belki de yelken kursuna gider ve yarışlara bizzat katılırım!

Bodrum Cup katılımı için muhakkak yelkenci olmak gerekmiyor, zira denizde olduğu kadar karada da sergiler, seminerler, etkinlikler ve konserler devam ediyor. Siz kendinize tatil için bahane arayın yeter.

Gezdim

3 Günlük Kopenhag Seyahati İçin Düşeş Bilgiler

Kopenhag 3 yakın arkadaşımla tatile gittiğimiz şehirlerden biri. Neden arkadaşlarla Kopenhag? derseniz eğer çünkü uçak bileti ucuzdu, evet gerçekten sizi kesmez belki ama açıklamam bu kadar. : ) Sonra araştırdık ve gördük ki gerçekten de Kopenhag farklı bir tercih olmuş.  Arkadaşlarınla bekarlığa vedaya gidiyorsun, üstelik Mart ayında gidiyorsun, insan ucuz bir şehir seçer değil mi? Yok efendim bizdeki delilik işte. Sen git, en pahalı, en soğuk şehri seç. : ) Neyse bunlar gitmeden önce düşündüklerimizdi ki gidince fikrimiz bir hayli değişti.

Bir kere şehir güzel, sakin, geniş caddeler, caddelerde sayılı arabalar, hava soğuk ama insanlar sıcak, yemekler pahalı ama marketlerde yiyecek ucuz.

Kopenhag Tatiline Başlarken
Kopenhag uçuşu İstanbul’dan yaklaşık 3.5 saat sürüyor, havalimanından da trenle yaklaşık 30 dakikalık bir yolculukla şehre ulaşıyorsunuz. Tabi hiç aşina olmadığınız bir dil ve tabelalar olunca havaalanında insan bir karışıyor, neyse ki havalimanının her yerindeki görevliler size hızlıca yardımcı oluyorlar. 2 numaralı kapıdan kalkan S-tog trenleri ile şehrin ana tren garına gidebiliyorsunuz.

Otelinizi de ana tren garına yakın şekilde seçmeniz sizin faydanıza olacaktır. Biz tren garının hemen yan binasındaki Copenhagen Star Hotel’de konakladık, kahvaltısı beklemediğim derecede güzeldi, kruvasanlar efsaneydi mesela, odalar da temiz ve kullanışlı, bir daha gitsem burada kalırım kesin. Kopenhag’ta hangi otelde kalırsanız kalın, kahvaltı dahil oda seçin, malum dışarısı pahalı, otelde almak en mantıklısı oluyor.

Kopenhag’ta Gezilecek Yerler
Şimdi bizim 3 günümüz vardı ve en ünlü yerlere gitmeye özen gösterdik. Biraz da keyfimize düşkün olduğumuz için az yeri hakkını vererek gezdik de diyebilirim.

Stortorget Caddesi: Kopenhag’taki en ünlü cadde burası, yine klasik bir benzetme ile İstanbul’un Taksim’i, Barselona’nın La Rambla’sı. Ay ne çok biliyorum, benzetmeye gel. : ) Cadde üzerinde sağda solda birçok mağaza, hediyelik eşya dükkanı falan var. Biz heralde en çok vaktimizi cadde üzerindeki Tiger mağazasında geçirdik, Avrupa’daki diğer şehirlerde de olan Tiger gerçekten çok kreatif ürünlere sahip, hem de çok uygun fiyatlı. Cadde aynı zamanda sokak müzisyenlerinin de mekanı, müzikler de kulağa çok hoş geliyordu doğrusu.

Nhavn Limanı: Stortorget Caddesi’nin sonunda Nhavn Limanı’na ulaşıyorsunuz. Burası da meşhur renkli evlerin bulunduğu yer. Limanın sol tarafında ise birçok cafe var, evet tahmin edebileceğiniz gibi kafelerde yeme içme oldukça pahalı. Mesela bir hamburger ve bira için 130 TL veriyorsunuz ortalama. Mekanların değişik bir underground havası var, içi loş oluyor genelde. Bir akşam gitmek lazım oranın havasını koklamak için.

Kopenhag Kanal Turu: Kopenhag’ta kanalların arasında, üzeri camlarla kaplı botlarla gezebilirsiniz. Çok tavsiye ettiğim bir şey mi diye sorarsanız hayır aslında. Bana bir Amsterdam gibi mucizevi gelmedi doğrusu. Ancak 1 saatlik vakitte, rehber eşliğinde güzel bilgiler edinebiliyorsunuz. Şehrin yürüyerek gitmeyeceğiniz yerlerinden, botla geçmek güzel bir detay oluyor.

Torvehallerne: Uygun fiyata yemek ve keyifli vakit geçirmek için geleceğiniz yer de işte burası. Street food market olarak bilinen bu yer üstü kapalı bir kermes alanı gibi. İçerisi sanırsın şenlik alanı. Tam ortasında birçok masa var, siz istediğiniz yerden yemeğinizi alıp ortadaki masalara oturup yiyorsunuz. Çeşit çeşit yiyecekler var, öyle 3-5 mekan değil, en azından 70-80 mekan vardır burada, bir hayli büyük bir yer. Biz Mart ayında gittiğimiz için üstü kapalıydı ancak tahmin ediyorum ki yazın üstü açıktır ve kanal kenarında keyifli bir yer olabilir.

Christianastown – Christiana Bölgesi:  Buranın hikayesini farklı yerden okuyabilirsiniz, gerçekten kazanılmış bir bölge olarak duruyor burası. Ya da kayıp bölge mi demek lazım emin değilim. Çünkü içerisi gerçekten tehlikeli duruyor, biz girdik ama hiç rahat hareket edemedik, her yerde oldukça garip tipler vardı, evet burada yasal olmayan şeyler de satılıyor, bunun bilinciyle girdik ama yine de hepimizde huzursuzluk hakimdi. Malum fotoğraf çekmek yasak olduğu için biz de sadece giriş kapısının fotoğrafını çekebildik, ancak hem orada yaşayan tipler, hem de oranın renkli ve değişik atmosferi için mutlaka ama mutlaka gidilmeli.

Amelienborg Sarayı: Bu sarayın içine girmedik ancak her gün öğlen saat 12:00’de gerçekleşen nöbet değişim törenini izledik. Gerçekten bir gösteri gibi nöbet değişimleri var. Siz de izlemek için gittiğinizde mutlaka 11:30 gibi orada olmayı hedefleyin, çünkü oldukça kalabalık oluyor, arka sıralarda kalırsanız eğer, boyunuz da çok uzun değilse gösterinin tadını pek çıkaramayabilirsiniz.

Kopenhag’ta ne kadar para harcadım?
Şehrin pahalılığı yüzünden çok harcayacağımı düşünüyordum ancak eğer benim gibi tasarruflu tatil yapmak istiyorsanız, bu şehirde bile ekonomik tatil yapabiliyorsunuz. Kahvaltı zaten oteldeydi, alkol ve yemek için de hep sınırımızı bilerek ilerledik. Kafede 2 akşam yemek yediysek, 2 akşam da marketlerden aldığımız sandviçleri yedik. Alkolü de yemeğin yanında tükettiysek, sonrasında da alıp odamızda içmeye devam ettik gibi. Yani toplamda harcadığım para 1300 TL civarı, 3 gece 4 günlük bir tatil için.

Kopenhag’tan Malmö’ye Gidilir mi?
Kesinlikle evet! Kopenhag’a gitmişken Malmö’ye de mutlaka gitmelisiniz. Her 2 şehrin de mimari yapısı birbirine benzemekle birlikte, Malmö daha çok meydana ev sahipliği yapıyor. Ben meydanları da çok sevdiğim için Malmö bende ayrı bir iz bıraktı.

Kopenhag Havalimanı’ndan kalkan trenlerle yaklaşık 30 dakikada Malmö tren garına gidebiliyorsunuz. Üstelik öyle saate bakıp ona göre hareket etmenize de gerek yok, çünkü İETT otobüsü gibi 20 dakikada bir var. Şu meşhur 2 katlı 202 daha seyrek geçiyordur öyle söyleyeyim. Malmö’nün de pahalılığı Kopenhag ile eşdeğer. Yine sıradan bir akşam yemeğine 150 TL verip çıkıyorsunuz, ha ama gerçekten hakkını vererek somon yiyorsunuz mesela, onu da es geçmeyelim.

Kopenhag Tatili İçin İpuçları
1) Kopenag’ın para birimi Danimarka kronu. Paranızı önce Euro’ya, sonra orada Kron’a çevirmekle uğraşmayın. Direkt Türkiye’deki bankalardan Türk Lira’nızı Kron’a çevirtin. Hem daha kazançlı oluyor, hem de orada döviz bürosu ile uğraşmıyorsunuz.

2) Şartlar elveriyorsa yaz aylarında gidin, biz Mart’ta gittik ve gerçekten çok ama çok soğuktu ve o soğukta bile çocuklar resmen kısa şortla, ince bir yağmurlukla geziyordu! Biz onlardan değiliz, kışın giderseniz de yanınıza olabildiğince kalın giysiler alın.

3) Malum bu ülkelerde somonun tadına bakmak lazım, bir akşam iyi bir para ayırın ve somonun tadına bakın, gerçekten oldukça lezzetli.

Genel, Gezdim

2 Günlük Tatilde 1 Haftalık Huzur: Assos

Evet, başlıkta yazdığı gibi tam da 2 gün yeterli Assos için. Yapılacaklar oldukça az, işin iyi tarafı da bu zaten, kafanızda “bugün akşam ne yapsak” düşüncesi yok mesela. Aklınızdaki en fazla soru işareti, “yıldızları otelin bahçesinde mi izleyelim, yoksa dalgakırana gidip orada mı izleyelim?” Zaten bu değil mi dinlenmek üzerine kurulu bir tatilden istediğimiz?

Şarabınızı alıp, arkadaşlarınızla ya da sevgilinizle araçla geldiğiniz yoldan yukarı doğru uzanıp antik tiyatroya da gidebilirsiniz mesela. İşte burası zifiri karanlık! Sadece yıldızlar o kadar. İtiraf ediyorum, burada içim biraz ürperdi açıkçası. Zaten Assos tarafları hep bir efsunlu gelmiştir bana, Kazdağları’nın mitolojik hikayelerinden olsa gerek. 🙂 Dolunay varsa eğer daha rahat gidebilirsiniz antik tiyatroya diye düşünüyorum. Girişte herhangi bir kontrol yok, rahatça girebiliyorsunuz, korumasız olduğuna üzülsem mi, sevinsem mi bilemedim gerçi.

Assos Antik Liman’da hepi topu 27 adet bina var, bunlardan otel olarak işletileni ise bir elin parmaklarını geçmez. Biz denize girilebilen taraftaki bungalovlarda konakladık, Yelken Kamp’ı tercih ettik. Burada odalardan lüks beklemeyin, lüks bekleyecekseniz muhteşem denizinden bekleyin. 🙂 Konaklama ücreti, sabah kahvaltısı ve akşam yemeği dahil kişibaşı 110 TL. Zira akşam yemeğini burada değil de restoranlarda yeseniz sadece yemeğe 100 TL veriyorsunuz. Bizde ekonomi esas, artık bunu biliyor olmalısınız. : )

Yelken Kamp’ın akşam yemeği menüsünde balık ya da köfte seçeneği bulunuyor. Mevsimine göre küçük büyük çeşitli balıklar var, yaklaşık 8-10 farklı meze sunuyor, dünyanın en leziz mezeleri değil ancak porsiyonları gayet doyurucu, salata falan derken on numara yemek oldu bize.

Assos Antik Liman’ın olmazsa olmazlarından biri de, karadutlu ve sakızlı dondurması tabiki. Yemeden olmaz. İşte size en meşhur olanın fotoğrafı. Sağ tarafta gördüğünüz sokak da Assos’un en büyük sokağı, öyle küçük ve sevimli bir yer.

meşhur assos dondurması
En güzelini en sona sakladım ki, o da muhteşem ötesi denizi. Bir güney Ege denizi kadar sıcak değil elbette ancak öyle pırıl pırıl ki girmeden duramıyorsunuz. Adeta kendine çekiyor. Biz de deniz gözlüklerimizi taktık ve olabildiğince denizin tadını çıkardık. Özellikle sabah saatlerinde daha kimse uyanmamışken ve etrafta sadece ağustos böceklerinin cır cır sesi varken mutlaka denize girmelisiniz, 08:30 – 09:00 gibi, en güzel anı oluyor. Dikkat: Deniz kestaneleri oldukça fazla, bu nedenle iskeleden denize girip, yerden oldukça yukarıda yüzün, hatta ne olur ne olmaz, deniz ayakkabısı alsanız iyi olur.

Assos Antik Liman’ın üst tarafı ise Behramkale. Yani asıl yerleşimin olduğu, taş sokaklarının sağında solunda teyzelerin kekik, nane sattığı, güler yüzlü amcaların karadut suyu ile sizi serinlettiği yer. Burada gezerken mutlaka fotoğraf makineniz yanınızda olmalı, hem burası, hem de köyün tepesindeki Athena Tapınağı harika görüntüler veriyor. Müze kartınızı yanınıza almayı unutmayın, eğer siz de bizim gibi unuttuysanız 10 TL vererek içeri girebilirsiniz. Athena Tapınağı eski görkemini korumasa da, biz eski halini görmeyenler için hala muhteşem. Bence, Ege’nin en güzel manzaralarından birine de ev sahipliği yapıyor, karşıda Midilli, sol tarafınızda Kadırga Koyu ve Ayvalık, önünüzde masmavi uzanan Ege, yok yok huzur orada ağacın kökünde ya da taşın altında bir yerde saklı olsa gerek. 🙂

Özet mi? Assos’a mutlaka gidilmeli, en az 2, en fazla 3 gün kalınmalı, daha fazlası sıkabilir. Giderken deniz gözlüğü ve deniz ayakkabısı alınmalı, akşam yemeği dahil bir yerde konaklanmalı, sakızlı, karadutlu dondurması denenmeli. Keyifli tatiller, muhteşem denizine selamlar.

Gezdim

Roma’nın Tadı Damağımızda Kalan 6 Muhteşem Mekanı

Roma’ya gitmeden önce gözümde canlanan; küçük binalar, dar sokaklar, kahve kokulu sokaklar, leziz makarnalar ve minik renkli motorlar… Roma’dan döndükten sonra akılda kalan; kiliselerle dolu büyük bir şehir, birbirinden gösterişli meydanlar, tadına doyulmayan efsane pizzalar, makarnalar, gösterişli vitrinler…

Şimdi biraz daha detaya girelim öyleyse ve Roma’da nereler gezilir, hangi meydanda oturulup fotoğraf çekilir onlardan bahsedelim.

Roma, seyahat listemin üst sıralarında yer almamakla birlikte elbette Avrupa başkentleri sıralamasında üstlerde yer alıyordu ve Nisan’da 2 çift olarak gitme şansını yakaladık.

4 günlük bir Roma tatilinde makarnadan dondurmaya, tiramisudan pizzaya, “mutlaka” listesi ekte bilgilerinize sunulmuştur.

Roma Restoran Tavsiyeleri
1) Baffetto:
Baffetto, Roma’nın en ünlü pizzacıları arasında yer alıyor. İnternetten yaptığımız her araştırmada karşımıza çıkan ilk mekan, haliyle buraya gitmek adeta zorunluluk hakine gelmişti ve gittiğimizde de anladık ki gerçekten pizzanın hakkını fazlasıyla veriyor. Akşam saat 18:30’da kapılarını açıyor, bu nedenle 18:00 gibi gidip kapısındaki oluşacak kuyruğa ilk sıralardan girilmeli. Bizim karnımız tok olduğu için 2 kişi 1 pizza söyledik, tadımlıktı yani. Tok olduğumuz için bize yetti ancak aç olsak mümkün değil yetmez. Neden? Pizza küçük olduğundan değil, hamuru çok ince olduğundan! Lahmacun üstüne pizza malzemeleri konulmuş gibi düşünebilirsiniz.

2) Cantina e Cucina: Foursquare tavsiyesi ile bulduğumuz bu mekan da yine üstte bahsettiğim Baffetto’ya yakın, aynı sokak üzerinde yer alıyor. Bu mekanın öne çıkan kısmı ise garsonlarının sempatikliği, hoş sohbetleri, sıcacık atmosferi. Ve lezzetlerinin de elbette aşağı kalır yanı yok. Makarna ve pizzadan farklı bir yemek isteyenlere özellikle Roman Beef Stew şiddetle tavsiye edilir. Yanına da bir kadeh şarap söylerseniz, bu mekandan zevkten dört köşe ayrılabilirsiniz.

3) Frigidarium: Roma demek dondurma demekse eğer, gideceğiniz yer Frigidarium! Baffetto’nun hemen yanında yer alan bu mekanda birbirinden değişik birçok dondurma çeşidi var. Üstelik kafam kadar külah verdikleri de gerçek. Zar zor bitiriyorsunuz öyle söyleyeyim. Tiramisulu aklımda kalmıştı, deneyin derim. Sıkıntısı ise, o kadar çeşit var ve mekan da o derece küçük ki, kalabalıktan aceleyle onlarca dondurma seçeneğini göremiyorsunuz bile. Küçük külah 2 Euro, büyük külah 4 Euro.

4) Pastificio: En  fazla bilinen makarnacıyı da denemesek olmazdı ve elbette gittik. İspanyol Merdivenleri’nin hemen karşı sokağında yer alan Pastificio, yine her mekan gibi oldukça küçük, lezzetleri ise bir o kadar büyük. Sadece öğlen 12:30 – 15:00 saatleri arasında hizmet veren bu mekanda 2 çeşit makarna çıkıyor. O gün şansınıza ne denk gelirse yani. Bize 1 ton balıklı, bir de domuz etli olandan denk geldi. İkisi de güzeldi, zaten bu mekanda olay hamurdan ziyade makarnanın içindeki ürünler. Porsiyonları bir hayli büyük, 2 kişi bile yiyebilir. Negatif kısmı ise, mekanda oturacak bir yer yok, plastik kapta aldığınız makarnayı, plastik bir çatalla dışarıda bulduğunuz herhangi bir yerde yiyorsunuz. Porsiyonu 4 Euro.

5) Pompi: Tiramisu yenilmeyen bir Roma tatili geçirmeyecektik elbette. Pastificio’nun hemen karşısındaki Pompi, meşhur tiramisucu. Tiramisu’nun çilekli, fıstıklı, muzlu ve klasik çeşitleri bulunuyor. Ben her birinin tadına baktım, klasik en iyisiydi, ardından fıstıklı tiramisuyu tavsiye ederim. Başka bir mekanda tiramisu denemedim açıkçası, ancak bunun üzerine çıkabilecek herhangi bir lezzet olabileceğini düşünmüyorum. 🙂

6) Pizzeria Leonardo: Mignanelli Meydanı’nda (Spagna Meydanı’nın yanı) bulunan Leonardo bizim açlıktan ölürken karşımıza çıkan ve çok da meşhur olmamasına rağmen, “hadi şansımızı deneyelim” tadında girdiğimiz ilk mekandı. Şansımız yaver gitti ve çok da leziz pizzalar yedik. Her ne kadar turistik meydanlarda, lezzetler genelde kötü olsa da bu konu Leonardo için geçerli değil, hem makarnası, hem de pizzası tavsiye edilir.

Gezdim

Denizde Sakinliği Tercih Edenlere: Az Bilinen Bodrum Plajları

Bodrum’da çoook uzun yıllar yaşamış olsam da, her sefer gittiğimde, özellikle de misafirlerim olduğunda, “acaba denize nereye gitsek?” düşüncesini yaşıyorum. Bodrum’un her koyunda deniz aynı güzellikte olsa da, pek çeşitli beach kültürümüz ile  mekanlar birbirinden farklılaşıyor. Çılgın partiler mi, sessiz sakin ağaç gölgesi mi, aileyle gidilebilecek yerler mi? Ne tür ararsanız Bodrum yarımadasında bulabilirsiniz. Benim aradıklarım önem sırasına göre, denizi güzel, fiyatı uygun, gürültüsü az, hafif tatlı müziği olan yerler. Bu çerçevede sadede gelirsek:

1) Kefi Beach – Ortakent
Bodrum’u yakından tanıyanlar iyi bilir ki en güzel deniz Ortakent – Karaincir tarafındadır. Kefi Beach de Ortakent sahilinin tam ortasında yer alıyor. Kefi Beach’in deniz kıyısındaki kumluk kısmı ile birlikte, arka tarafta da çim alanı var. Biz genelde çimleri tercih ediyoruz. En azından rahatça güneşleniyorsunuz, toz kum olmadan yemek yiyorsunuz. Müzikleri gayet güzel, lounge parçalar çalıyor. Çok kalabalık değil, şezlonglar birbirinden uzak. 40 TL harcama alt limiti var. Salataları gayet lezzetli. En göz alıcı yanı ise, pırıl pırıl kumlu denizi. Ortakent genel itibariyle az rüzgar alan bir taraf olduğu için su oldukça durgun. Demem o ki, burası en beğendiklerimden. Özel araç ile giderseniz otopark var, dolmuş ile giderseniz eğer otogara 10 dk yürüme mesafesinde.

2) Çakır Motel Beach – Ortakent
İşte geldik bir Bodrumlu’nun klasik mekanına. Yazın özellikle her hafta sonu Bodrum’un yerlileri tarafından tercih edilen Çakır Beach, Ortakent’in gözde noktalarından. Yine tartışmasız bir şekilde denizi efsane. Zaten yukarıda bahsettiğim Kefi Beach ile birbirine 20 dk yürüme mesafesinde. Burası bir hayli kalabalık olduğu için, sabah erken saatlerde  (10:30 gibi) gidip yer kapmak gerekebilir. Çakır Beach, daha çok halk plajının modernize edilmiş hali. Öyle müzik falan beklemeyin yani. Yılların garsonu Selahattin abiden muhteşem güler yüz, Esma teyzenin ellerinden leziz mantılar, bir de aşçının efsane lahmacunu. Söylemesi ayıp, denize değil lahmacun yemeye gidiyorum desem yeridir. Üstelik buraya girerken herhangi bir giriş ücreti vermiyorsunuz, öyle alt harcama limiti falan da yok. Dedik ya, halk plajından hallice. Ben odalarında konaklamadım ancak pansiyon gibidir diye tahmin ediyorum. Amacınız denize girmekse ve müdavimlerinden kendinize yer bulabilirseniz, konaklama için denenebilir diyorum. Oldukça küçük bir otoparkı var, hatta mekanın bahçesi desek daha doğru.

3) Bal Mahmut’un Yeri
İsmi de kendi gibi samimi olan bu mekan Karaincir’de bulunuyor. Tavsiyelerim arasında en uzak yer aynı zamanda. Denizi ef-sa-ne. Ortakent ile aynı kumu paylaşsa da nasıl oluyorsa suyu biraz daha ılık oluyor buranın. Burada da öyle giriş ücreti falan yok. Ne yer ne içerseniz onu ödüyorsunuz. Öğleden sonra dağıtılan helvası bir hayli meşhur. Ben yemek olayına burada pek girmedim doğrusu, ancak içeride hummalı bir şekilde gözleme açan teyzeler vardı. Masaların her biri dolu olduğuna göre gözleme denenir bence. Zaten deniz kenarında ne yesen güzel geliyor insana. 🙂 Bal Mahmut’un da arka tarafta odaları var. Deniz tatili için gidenler burada birkaç gün geçirebilirler, denizi seven anne babaya tatlı bir tatil hediyesi olabilir. Burayı daha çok yazlıklarında kalanlar tercih ediyor. Yine mekanın arkasında otoparkı bulunuyor.

4) Magi Beach
Son zamanların en meşhur beldesi olan Yalıkavak’ta yer alan Magi Beach benim her yaz mutlaka gittiğim yerlerden. Burası da beach havasında, harika müzikler çalıyor, dakkabaşı Shazam’lıyorum burada. 🙂 Alt harcama limiti 50 TL, rezervasyon kabul etmediği için erken saatte gitmekte fayda var. Hatta kahvaltısı da oldukça güzel buranın. Erken saate giderseniz hem istediğiniz yerde bir şezlong kapar, hem de güzelce kahvaltı yaparsınız. Yemekleri, kokteylleri oldukça başarılı. Ben ne zaman gitsem memnun kaldım, her misafirim de beğendi doğrusu. Hah söylemeden geçemeyeceğim, burada ne yazık ki Ortakent – Karaincir gibi bir deniz beklemeyin. Elbette tertemiz, pırıl pırıl, ancak iskeleden denize giriyorsunuz ve biraz daha dibi yosunlu. Yalıkavak’ın rüzgar alan bir yer olması dolayısıyla biraz dalgalı, genel olarak Yalıkavak’ın hemen her plajı böyledir zaten. Dipnot: Hadise’nin meşhur beach’i La Plaj’ın hemen yanında yer alıyor. Büyükçe bir otoparkı da var.

Genel, Gezdim

Viyana Gezilecek Yerler: 3 Günlük Tatil Durakları

Viyana, klasik deyimiyle “Avrupa’nın sanat ve kültür başkenti”. Viyana’ya gidip de orada bir gün geçirene kadar bu tanım benim için de ezberden öte bir şey değildi açıkçası. Sonuçta ne ananem büyük bir opera sanatçısıydı, ne de babam klasik müzik dinleyicisi. 🙂 Ancak tabii ki bu durum gezdiğim yerleri, viyana gezilecek yerler başlığı altında paylaşmama engel değil.

Vee Viyana’da ilk gün. Duvarlarda rock grupların konser ilanları yerine Mozart’ın resimleri, araba kornalarının yerine at arabalarının tıkıdık tıkıdık sesleri… 🙂 Tabi biz de hemen uyum sağladık ve Viyana gezilecek yerlere giderek ruhumuzu sanat ile doldurduk.

3 – 4 günlük tatiliniz varsa eğer, Viyana gezilecek yerler arasında hangisine gitmek istediğinizi, hangisini son sıraya bırakabileceğinizi aşağıdaki detaylı notları okuyarak belirleyebilirsiniz.

Viyana Gezilecek Yerler

1) St Stephan Katedrali
Google’a Viyana gezilecek yerler yazsan karşına ilk çıkan ve evet gerçekten de ilk görmen gereken yer. Zaten şehrin merkezinde olduğu için sürekli yanından geçeceksiniz. Beni Paris’teki Notre Dame Katedrali’nden sonra en çok etkileyen katedral diyebilirim. Şehrin tam ortasında dev gibi duran, sokakların kesiştiği meydanda yükselen, biraz da ürpertici duran bu katedral ilk durağınız olmalı. İçi de  her katedral gibi heykellerle, sütunlarla dolu. Dikkat: Kapısındaki konser bileti satmaya çalışan Mozart pelerinli kişilere kanıp konser bileti almayın. O küçük dinletilerin yerine Viyana Opera Salonu’na gidin derim.

2) Hofburg Sarayı
Saray eşrafının kış mevsiminde kullandığı bu saray, yine St Stephan Katedrali’ne  10 dk.lık yürüme mesafesinde olan Graben Caddesi’nin sonunda yer alıyor. Burada 12.5 Euro karşılığında efsane Sisi’nin saçlarından elbiselerine, ayakkabılarından yatak odasına, süt dişinden! tuvaletine kadar her şeyi görebiliyorsunuz. Şahsen benim için önemli bir kişilik olmasa da Viyana’nın ruhunu anlayabilmek için Sisi tanınmalı ve süt dişi görülmeli, şaka şaka odaları gezilmeli yani. Not: Sisi Müzesi ve odalarının yanı sıra saray mutfağını da, daha doğrusu saray mutfak eşyaları sergisini de bu bilet ile gezebiliyorsunuz. Ben çok sıkıldım açıkçası, odalarca tabak, bardak, çatal bıçak görmek isterseniz bu salonu da değerlendirin ama pek tavsiye etmem.

3)Viyana Opera Binası
Daha önce hiç operaya gitmemiş olabilirsiniz, zaten Almanca bilmiyorum, pek de opera dilini anlamıyorum diyebilirsiniz, çok da haklısınız ama durun! Sadece 3 Euro evet evet yanlış okumadınız 3 Euro karşılığında bu opera salonuna girebilir ve opera sahnesinin ihtişamı eşliğinde oyunu izleyebilirsiniz. Bunun için yapmanız gereken oyun başlamadan tam 1.5 saat önce “stand” ayakta biletlerinin satıldığı gişe bölümünden kuyruğa girmek ve bilet almak. 1.5 saat size çok gelmesin, çünkü içerisi bir hayli büyük, üst kata çıkana kadar, vay efendim sahne arkada selfie çekene kadar bir hayli zaman geçiyor. Çok önemli not: İçeri girdiğiniz anda ayakta bölümünde hemen yerinizi belirleyin ve oraya bir şal, atkı gibi bir şey koyun. Bu sizin yerinizi işaret ediyor, siz salonu ve binayı keşfe dalarken kimse sizin yerinizi de kapmıyor. Viyana gezilecek yerler arasında, ilk sıraya Viyana Opera Binası’nı koyuyorum.

4) Viyana’nın En Ünlü Caddeleri
Viyana gezilecek yerler arasında 3 adet de geniş ve güzel cadde bulunuyor. Yürüye yürüye, salına salına gezebileceğiniz sağında solunda bolca mağazaların bulunduğu 3 caddesi var.
*Kartner Strasse: Bu 3 cadde arasında en uzun olan cadde bu. Avusturya’nın ünlü Swarovski markasının 3 katlı mağazası bu cadde üzerinde bulunuyor. Hediyelik eşya için de bu cadde üzerinde gezebilirsiniz. Caddenin sonunda, sağ tarafta da tüm heybetiyle Viyana Opera Binası bulunuyor.

*Graben Caddesi: St Stephan Katedrali’nin sol karşısına doğru uzanan bu cadde, Viyana’daki pahalı mağazaların bulunduğu yer. Ortasında 2 adet heykel bulunuyor. Nazım Hikmet’in sevdiği kafelerden biri olan Cafe Hawelka da bu cadde üzerindeki bir ara sokakta yer alıyor. Oldukça kısa bir cadde.

*Kohlmarkt: Bu cadde de Graben Caddesi’nin bitiminden sola doğru dönünce başlıyor. Kartner Strasse’ye paralel gibi düşünebilirsiniz. Yine bu caddede Graben’in devamı olan pahalı mağazalar bulunuyor. Bu caddenin sonunda da meşhur Hofburg Sarayı var. Yine Viyana’nın en ünlü kafelerinden biri olan Demel Pastanesi de bu cadde üzerinde.

5) Schönbrunn Sarayı: Kraliyet ailesinin yaz aylarında kullandığı bu saray Viyana gezilecek yerler arasında en uzakta bulunanı. Uzak dediğime bakmayın, gelişmiş metro ağı sayesinde yaklaşık 20 dakikada sarayın oradaki Schönbrunn durağında inerek gidebilirsiniz. Sarayın giriş ücreti 12.5 Euro civarında, eğer bizim gibi hemen arkasında bulunan Hayvanat Bahçesi’ni de gezmek isterseniz 25 Euro karşılığında bilet alabilirsiniz. Bu ücrete sarayın sadece 25 odasını görebiliyorsunuz, 40 odanın tamamını da görmek isterseniz 35 Euro vermeniz gerekiyor ki bence gerek yok. Hep aynı dekorasyonlar, tablolar, duvar süslemeleri var sonuçta. Ya da ben mi çok sığ düşünüyorum bu saray konusunda bilemedim. 🙂

6) Hayvanat Bahçesi: Avrupa seyahatlerimde hayvanat bahçesi, akvaryum gezisi gibi yerleri çok tercih etmesem de buradaki pandaları ve kutup ayısını görmek için yine de gittik. İyi ki de gitmişiz! Çok soğuktu evet, hatta soğuktan konuşamadığımız anlar oldu ama kutup ayısını hem suyun üstünde hem suyun altında görebilmek, penguenleri ve pembe flamingoları izlemek, fillerin beslenme saatlerini yakalamak, hele ki fokların suyun altında yüzüşünü izlemek benim için harikaydı. Bu tatilin sürprizi oldu diyebilirim. Ha bir de unutmadan söyleyeyim, 28 derece sıcaklığa sahip bir doğal yaşam alanı yapmışlar, adeta tropikal bir ormanın içinde geziyorsunuz, yanınızdan değişik renkte kuşlar geçiyor, aşağıda birtakım tipsiz balıklar yüzüyor, hemen üstteki demirde bir yarasa asılı uyuyor falan, bir hayli değişik yani. 🙂

7) Hundertwasser Evleri: Schwedenplatz metro durağından trenle 4 durak giderek ulaşabileceğiniz bu evler Instagram’a Viyana yazdığınızda karşınıza çıkan ilk görsellerin sahibi. Hundertwasser isimli bir mimarın fakir halkın evlerini renklendirmek için tasarladığı bu evler cıvıl cıvıl renkleri ve ortasından, üstünden ağaç fırlayan mimarileri ile gerçekten görülmeye ve önünde fotoğraf çekilmeye değer. Zaten çok küçük bir alanı kaplıyor. Sadece bir bina öyle düşünebilirsiniz. İçinde yaşayanlar da var. Penceresinde bir kadın ıstakoz ayıklıyordu mesela. 🙂 Ancak ne yazık ki bir hayli bakımsızdı, umarım buradaki evlere biraz bakarlar ve tekrar bir boyama yaparlar.

Son not: Viyana’ya eğer kış aylarında gidecekseniz konakladığınız yerin ısıtmasının iyi olmasına lütfen dikkat edin ve bir de atlet, atkı, bere, eldiven, hatta kadınlar için pantolon içine ince çorap gibi eşyaları da yanınıza almayı unutmayın. Çünkü çok ama çok soğuk! Brrrrr!

Gezdim

İstanbul’un İçinde Saklı Ege Köyü: Tuzla

Şimdi öncelikle belirtmeliyim ki Tuzla’ya karşı benim gibi ön yargısı olanlar varsa, onu kırmak için bu yazıyı kaleme alıyorum, haberiniz olsun!

Tuzla diyince aklınıza ilk gelen kelime nedir? Benim için tersane mesela. Daha doğrusu düne kadar öyleydi. Bu hafta sonu bir arkadaşımı ziyaret etmek için atladım gittim Tuzla’ya ve düşündüğümden çok daha fazla keyif aldım. Tuzla’da neler yapılır sizinle de paylaşmak istedim.

Öncelikle Kadıköy – Tuzla Ulaşım:
2 vesait ile Tuzla’ya gitmek mümkün.
Pahalı ama rahat olan 1. seçenek: Kadıköy – Kartal metrosunu kullanmak ve Kartal metrosunda indikten sonra taksiye binmek. Ücret tam olarak 31 TL tutuyor. Evet tek başına gideceksen biraz masraflı ama 2-3 kişi olunca gayet uygun bence.
Uygun ama rahatsız olan seçenek: Yine Kadıköy – Kartal metrosunu kullanmak ve indikten sonra Tuzla’nın göbeğine kadar giden 130A ya da 130M otobüsüne binmek. Otobüs ile de tam yarım saat sürüyor, ancak malum toplu taşıma gerçekleri sebebiyle ayakta gidiyorsunuz tabi.

Tuzla’da Bisiklet Kiralama
İstanbul’da en alışılagelmiş hafta sonu kaçamaklarından biri adalara gitmek ve bisiklete binmektir. Adalar yolculuğu da nereden baksan 1 saat sürer. E işte Tuzla’da aynı mesafe. Üstelik oldukça sakin ve arabalar da yok denecek kadar az. Bisiklet kiralama ücreti de 5 ve 8 TL arasında değişiyor. Bisikletinizi kiralayınca Mercan bölgesine gidin, oradaki villaların arasında bisiklet sürün, en beğendiniz villayı seçerek bizim gibi hayal kurun mesela.

Tuzla’da Yemek Molaları
Tuzla Yacht Kulubü
Biz bisikletle gezdik ve yorulduk, molamızı da Tuzla Yacht Kulubü’nde Türk kahvesi içerek verdik. Bu mekanı nasıl beğendiğimi anlatamam ki kapak fotoğrafını da zaten hemen bu salaş denizci restoranından koydum. Tuzla’nın bence en iyi mekanı, dolayısıyla fiyatları da biraz pahalı. Mesela biz 3 Türk kahvesi için 30 TL verdik. Menüde şöyle bir kahvaltı fiyatına göz attım 30 TL idi, bir de tabi başkalarının masalarındaki kahvaltıya da gözüm kaydı, sırf size anlatabilmek için. Serpme kahvaltı vardı ve oldukça da çeşitliydi. Kahvaltı için olur, kahve için olur mutlaka buraya uğrayın.
Not: Burası aynı zamanda bir konuk evi; 8 adet odası var, ister aylık, ister günlük olarak kiralayabiliyorsunuz.

Adriano Antik Kafe
Tuzla Yacht Kulubü’nün hemen yakınlarında bir de Adriano Antik Kafe var. Burası nispeten uygun fiyatlı, dolayısıyla biraz daha kalabalık. Ancak buranın patatesli gözlemesi çok ama çok lezzetli, şiddetle tavsiye edilir. Buraya giderseniz, mekanın iç tarafına girmeyi, üst katına çıkmayı da atlamayın, dekorasyonu da bir o kadar sevimli.

Tuzla aynı zamanda fotoğraf çekmek için çok güzel bir yer. Malum balıkçı kasabası, her yerde ağlar, balıkçılar, tekneler var. Eğer fotoğraf çekme hobiniz varsa, güzel bir havada buraya gidin derim, eminim çok güzel kareler yakalarsınız. Özellikle Mercan tarafı oldukça başarılı.

rodos_yemekleri
Gezdim

Rodos Yemekleri ve Tavsiye Ettiğim Mekanlar

Bir tatile çıkarken, sizin de önceliklerinizden biri gittiğiniz yöreye özgü yemekleri tatmaksa eğer, Rodos yemekleri için tam da doğru sayfadasınız demektir!

Rodos yemekleri diye baktığınızda karşınıza çıkacak ilk şey ahtapot ve diğer deniz ürünleri. Gerçekten ahtapot da oldukça başarılılar, denediğimiz her mekanda beğendik diyebilirim. Özellikle portakallı ahtapot ızgara harikaydı mesela, bir de yanındaki kalamar dolma, ah diyorum olsa da şimdi yesek…

Tabi bu güzel lezzetleri hangi mekanlarda yiyeceksiniz? 4 günlük Rodos tatilimizde, yemeklerini tattığımız Rodos restoranlarını, lezzetlerini ve diğer detaylarını aşağıda bulabilirsiniz.

Rodos’ta Restoranlar, Tavernalar

1) Odyysey Taverna

Rodos’ta ilk gün Odyysey Taverna’ya gittik. Yeri çok güzeldi, kolayca bulduk. Odyysey Taverna, Old Town’da Sokrates Caddesi’nin ortalarında yer alıyor. Bir sokağın hemen girişinde. Zaten esnaftan birine sorsanız da hemen size gösteriyor. Burada Foursquare’den Rodos yemekleri hakkında yorumlara baktığımız zaman herkes leziz deniz ürünlerinden ve bir de Damat Tony’den bahsediyordu. Biz de hemen gittik ve önce kendisi ile tanıştık sonra da yemeklerimizi sipariş ettik: Ahtapot ızgara, kalamar dolma, karides saganaki ve bir de manouri salata, ouzo, aperatif niyetine pide, peynir. Ve biz sadece iki kişiydik. İlk günün merakından mı yoksa açlığımızdan mı bilmiyorum ama gerçekten o kadar çok yedik ki deniz ürünlerinden zehirlenip hastaneye kaldırılsak yeridir, o derece. Not: Porsiyonları çok büyük, bizim ülkemizdeki gibi öyle küçük değil, neredeyse ana yemek gibi. Yediğimiz her şey çok lezzetliydi, yukarıda ismini saydığım her şeyden yiyebilirsiniz. Özellikle kalamar dolma ve karidese hayran kaldım bu arada. Bildiğin sanat yapmışlar! Ücret neydi derseniz, yukarıda saydıklarımın hepsine iki kişi toplam 60 Euro verdik. Aslında buradaki fiyatlar gibi diyebiliriz. Tabi prosiyonların büyüklüğünü hesaba katarsak, daha uygun olduğunu söyeleyebiliriz.

2) Thomas Taverna
Kaldığımız Amaryllis Otel’e çok yakın, sadece 5 dakika yürüme mesafesinde olan Thomas Taverna da yine gözde restoranlarımız arasında yerini aldı. Mekan, Yeni Şehir bölgesinde, restoranların bolca bulunduğu bir sokakta yer alıyor. Bir hayli kalabalık olan Thomas Taverna’nın özellikle dekorasyonu çok hoştu. Yıllardır hizmet veren bu mekanda, kılıç balığı ızgara (swardfish) ve Thomas’ın spesiyali olan kleftiko sipariş ettik. Kleftiko, bizdeki kağıt kebabına benziyor. Gerçekten lezzetli. Burada sipariş biraz geç geldi, ancak sohbet, ikram edilen Türk kahvesi ve bir de hediye edilen minik Ouzo bizim gönlümüzü kazandı. Bir daha Rodos’a gitsem, buraya hemen gider ve kılıç balığı ızgara sipariş ederim, net! Burada da hesap: kleftiko, kılıç şiş ızgara, 2 bira ve Greek salad için 40 Euro.

3) Koozina Restaurant
Yine Yeni şehir bölgesinde yer alan Koozina Restaurant, hemen karşısında bulunan Thomas Taverna’ya göre daha yeni, daha nezih bir ortama sahip. Thomas’taki geleneksel dekor burada yok. Biraz daha soğuk dolayısıyla. Burada servis de gayet hızlı, ilgi de oldukça güzel. Rodos yemekleri arasında aklımda en çok yer adan portakallı ahtapotu da burada yedim. Yine kalamar dolma da bence harikaydı ve porsiyonlar oldukça büyük. İlk güne göre daha da akıllandık ve artık daha insanca sipariş vermeye başladık. Bu ikisinin yanına, bir de Greek salad söyledik ki bence en güzel salata buradaydı. Hesabı yine belirtelim: kalamar dolma, portakallı ahtapot, ouzo ve Greek salad için 40 Euro.

Pyta Gyros: Rodos’a giderken okuduğumuz yazılarda hep karşımıza çıkan şey pyta gros’tu. Biz de bir hayli meraklıydık tabi. Gittiğimizde birçok yerde, hemen her restoranda karşımıza çıkan bu yiyecek aslında bir çeşit döner. Külah şeklindeki bir pidenin içerisine hazırlanmış tavuk döner diyebiliriz hatta. Biz 2 farklı yerde yedik. Denemeden dönmeyin diyebileceğim bir şey değil ama en azından bir tadına bakmış olursunuz tabi. Fiyatı da ilk yediğimiz yerde tanesi 5 Euro’ya, ikinci yediğimiz yerde ise tanesi 2 Euro’ya yedik.

Rodos tatilinin genel planı bizim için, sabahları en güzel koylar, akşamüstü Rodos old şehir gezisi ve akşam da restoranlarda leziz yemekler üzerineydi. Biz çok beğendik, sizin de beğeneceğinizi umuyorum. Rodos plajları hakkında detay almak isterseniz:

Rodos Plajları Hakkında Detaylar

Gezdim

Rüya Gibi Rodos Plajları Hakkında Detaylar

Bu yıl Kurban Bayramı’ndaki 4.5 günlük tatili fırsat bildik ve kendimizi On İki Adalar’ın en büyüğü olan Rodos’a attık. Rodos, hatırı sayılır derecede büyük bir ada, dolayısıyla keşfetmek için 4 günden fazlası gerekli. Bu nedenle önceliğimizi, yazın son tatili de olunca Rodos plajlarını keşfetmeye verdik.

Rodos’ta Gidilmesi Gereken Plajlar
Tatile gitmeden önce edindiğimiz bilgilere göre, adada toplu taşıma oldukça gelişmişti. Bu nedenle araç kiralamadık ve adanın en meşhur plajlarına otobüs ile rahatça gittik. Her plaj için ulaşım süresini, ücretini ve diğer detayları aşağıda tek tek bulabilirsiniz.

1) Rodos St. Paul Plajı

Rodos St Paul Plajı
Rodos plajları arasında en çok bilinenlerden biri olan St. Paul Plajı Lindos’ta yer alıyor. Lindos, adanın Rodos’tan sonra en gelişmiş yerleşim yeri. Rodos’tan kalkan 3 numaralı otobüslerle gidebiliyorsunuz. Kişi başı tek yön ücreti 4,8 Euro. Yol, yaklaşık 1.15 dakika sürüyor. Şoför her durağın ismini anons ettiği için, “acaba hangi durakta ineceğiz” diye stres yapmanıza gerek yok. 🙂 Yol kenarında indikten sonra, aşağıya doğru 10 dakikalık yürüyüşle Lindos’a varıyorsunuz. St. Paul Plajı için ise Lindos’un daracık tatlı mı tatlı sokaklarından yürümeniz gerekli ya da dilerseniz yaklaşık 5 Euro karşılığında ‘Lindos taxi’ olarak adlandırılan eşeklerle de plaja gidebilirsiniz. Biz eşeklere üzüldüğümüz için, sokaklarda fotoğraf çekerek yürümeyi tercih ettik. Öyle eşeğe binmekten falan korkmadık yani. 😉

St. Paul Plajı’nı gördüğümüz an deyim yerindeyse dilimiz tutuldu! Plaj desen değil, koy desen değil, en doğru tabir ile tam bir havuz! Mavinin tüm tonlarını taşıyan, yukarıdan baktığınızda en derinlerini bile görebildiğiniz pırıl pırıl bir su. Tabi hemen attık kendimizi plaja. Şezlong ücreti kişi başı 4 Euro. Öyle Türkiye’de olduğu gibi sürekli bir şeyler içmek ya da yemek zorunda değilsiniz. Ücretler ortalama. Bira 5 Euro mesela. Dönüş için yine aynı yoldan yürüyüp Rodos’a doğru giden otobüse biniyorsunuz. Not: Otobüslerin gidiş dönüş saatlerini gösteren tarifelerden yanınıza almayı unutmayın.

2) Faliraki Plajı

Faliraki Plajı
Tatilin ikinci gününde Faliraki Plajı’nı tercih ettik. Rodos’tan 20 dakikada bir Faliraki’ye otobüs kalkıyor, yaklaşık 20 dakikalık kısa bir yolculuk ile ulaşıyorsunuz. Tek yön ücreti ise kişi başı 2.40 Euro. Yine ana yolda indikten sonra, 10 dakikalık bir yürüyüşle bu uzun mu uzun sahile iniyorsunuz. Biz Faliraki Plajı’nı Sarımsaklı’ya benzettik. Denizi ince kumdan oluşuyor, bu nedenle su biraz bulanık haliyle.  Şezlong ücreti burada da 4 Euro. Yanınızda yiyecek, içecek yine götürebilirsiniz. Hatta götürseniz iyi olur. Çünkü sahilde oteller fazlaca var ancak çok fazla restoran ya da kafe yok. Daha çok halk plajı gibi. Yazın son günleri olması sebebiyle çok kalabalık değildi. Bizde çok büyük bir hayranlık uyandırmadı maalesef. Gittiğimiz Rodos plajları arasında, en son sıraya Faliraki Plajı’nı koyabiliriz.

3) Rodos Anthony Queen Plajı

Rodos Anthony Queen Plajı
Aman Allahım, o ne güzel plaj, o ne güzel deniz, o ne güzel hava öyle! Yok abartmıyorum, gerçekten oraya gittiğimizde hissettiklerimiz bunlardı. En beğendiğimiz plaj oldu. Hatta gitmeden önce bu plajı Anthony Queen beğendi diye biraz abartılmış olabileceğini bile düşünmüştük ancak ciddi yanılmışız. Yine ulaşımdan bahsedelim. Buraya gelmek için yine Rodos’tan Ladiko otobüsüne binmeniz gerekiyor. 25 dakika süren yolculukta kişi başı tek yön ücreti 2,40 Euro. Burada ana yol üzerinde indikten sonra yaklaşık 2 kilometrelik içeri doğru bir yol yürümeniz gerekecek. Biz her tarafı ağaç olan bu yoldan keyifle yürüdük, tabi siz otostop çekmeyi de tercih edebilirsiniz. 🙂

Anthony Queen Plajı’na giderken, Ladiko Plajı’nın da yanından geçiyorsunuz, zaten ikisi sırt sırta vermiş koylar. Birbirine çok benziyor. Ladiko biraz daha büyük. Biz Anthony Queen’e bakalım, yer bulamazsak Ladiko’ya geçeriz diye düşünmüştük, neyse ki Anthony’de yer bulduk. Burada da şezlong ücreti 4 Euro. Üst tarafta yer alan minik bir kafe restoran bulunuyor. Dilerseniz yine yanınızda getirdiğiniz yiyecek içecekleri burada tüketebilirsiniz. Kimse öyle kötü kötü gözlerle size bakmıyor. Çok önemli not: Biz yaptık siz yapmayın! Maskenizi ya da deniz gözlüğünüzü bu koya gelirken mutlaka ama mutlaka yanınızda getirin. Bizim tek pişmanlığımız bu oldu. Hoş suyun altı o kadar net görünüyor ki çok da eksikliğini hissetmedik. Not 2: Dönüşte 2 km’lik yolu yürüyerek gitmeyeyim derseniz, saat 15:15’te Ladiko Beach’in önündeki duraktan otobüse binebilirsiniz. Saatleri bir hayli seyrek çünkü.

4) Elli Plajı

Rodos Eli Plajı
Elli Plajı, şehir merkezinde yer alıyor. Adanın burnuna doğru, değirmenlerin solunda, Casino’nun önünde. Adadan ayrılacağımız son gün, akşam 5 feribotuna bineceğimiz için otobüsle vakit kaybetmek istemedik ve otele yürüme mesafesinde olan Elli Plajı’na gittik. Şehir merkezindeki bir plajdan çok bir beklentimiz yoktu haliyle. Amacımız sadece serinlemekti. Tabii biz yine yanıldık. 🙂 Meğerse Elli Plajı, adanın en güzel plajlarından biriymiş. Çakıllı kumsalı, pırıl pırıl denizi ile çok beğendik. Neredeyse denizden hiç çıkmadık. Zaten adanın en kalabalık plajı da burasıydı. Şezlong ücreti 5 Euro. Bu arada şezlonglar 2 minderli ve çok rahat. Odadaki yataktan daha rahat yani o derece.

Genel olarak baktığımızda, Rodos 3-4 günlük yaz tatili için tercih edebileceğiniz bir yer. Rodos plajları oldukça güzel, fiyatlar uygun. Özellikle bizim ülkemizdeki girişte 70- 80 TL para verdiğin, içerisinde sadece “1 yerli içki dahil” beach kültürüne kıyasla çok güzel. Eşsiz koyların yanında ne bir beş yıldızlı otel var ne de hunharca müzik çalan kafeler var. Hatta biz aramızda birçok kez, “Yunanistan bu turizm anlayışıyla tabiki batar, güzelim yerlere hiç otel yapmamışlar” diye geyik de yaptık. Ve sonra Rodos feribotuyla uzaklaşırken döndük ve dedik ki, “iyi ki zamanında vermişler bu güzel adaları…”